Yıldız Tilbe’nin, neden artık 90lardaki gibi efsane albümler yapmadığının sorulması üzerine verdiği cevap…
Do you remember this picture?
Reblog>Click the picture> And see what happened!
ounwwLovely :’)
yayyyyy
god bless that ladyy
At first:
Then I reblogged and clicked the picture:
That lady deserves a medal.
god bless you miss <3
awwwwwwwwwwwwwwww
OMNGGGAEGADHGKJ
Aww. GMH.
(Source: breadpao)
Genel olarak soğuk hava sıcak havadan daha iyidir bana göre. En azından kıçınızdan başınızdan ter akmıyor. Ama soğuk havalarda yağış potansiyeli fazla. Yani kar yağsa neyse severim karı ilk kez 13 yaşında görmenin verdiği hevesle ama yağmur yok mu yağmur. Yağmur fena ya…
Bu bir havalar da pek soğudu azizim yazısı değil sevgili 3-4 bilemedin 5 adet değerli okurum. Sizleri bu yazımda İdris’le tanıştırıcam. İdris bizim bir arkadaş. Kendisi yağışlı havalarda şemsiyesiyle fıtı fıtı yürüyen bir kardeşimizdir.
İdris o gün yatağından kalktığında hava aydınlanmış olmalıydı ama her yer hala karanlıktı. Şöyle bir camdan dışarı baktı yeni uyanmışlığın da verdiği körlükle pek bir şey göremedi. Yataktan doğrulup dışarı cama doğru geldi ve birkaç adım attıktan sonra cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Biraz daha yaklaştı kafayı cama dayayıp şöyle bir bakındı bir an camdan akan damlaları yarıştırsam mı diye içinden geçirdi fakat vazgeçti. Çünkü yetişmesi gereken bir okulu, işi, kursu vs. her ne derseniz ondan vardı.
Üzerini giyindi şöyle bir aynaya baktı nasıl olsa yağmur var çok da önemli değil çeki düzen vermeyeyim üzerime diye düşündü ve şemsiyesini alıp eden çıktı. Okula, işe, kursa vs. her ne derseniz ona gitti. Yine sıkıcı bir gündü. Her zaman aynı şeyleri yaşadığı bir yerden nasıl bir beklentisi olabilirdi ki. Akşam üstü eve dönmek için çıkarken bitmiş bir haldeydi. Otobüse binmek için yolda yürürken yağmur devam ediyordu. İdris yağmurdan hep nefret etmiştir…
Şemsiyesiyle fıtı fıtı yürümeye devam ederken, şemsiyesini kendisiyle bir bütünmüş gibi büyük bir ustalıkla kullanıyor ve doğanın bu hain oyununa karşılık kendine oluşturduğu zırhıyla adeta efsane bir performans sergiliyordu.
Sonra onu gördü. Ayrılalı uzun zaman olmuştu ama yine de tanıdı onu. O da baktı şöyle bir İdris’e gülümsedi. Karşı karşıya geldiler. Onun elinde de bir şemsiye vardı. Naber dedi o… İyiyim diye karşılık verdi İdris, senden naber diye devam etti. Ben de iyiyim dedi o. Bunları yaparken karşılıklı bakışıyorlardı. Başta aslında şöyle hafifçe birbirlerine yaklaşıp el sıkışıp öpüşmek istemişlerdi ama şemsiyeler birbirine çarptığından o mesafede hal hatır sormak zorunda kalmışlardı.
Yıllardır görmemişlerdi oysa ki birbirlerini. Yılların ardından gelen bu görüşme bu şekilde bitti. Karşılıklı hoşçakallarla herkes kendi yoluna gitti. İdris giderken şöyle bir arkaya bakmaya yeltense de şemsiyesi yanında yürüyen adamın gözüne girince o adamla sözlü kavga etmeye başladılar. Dönüp son kez göremedi İdris onu.
Bazen böyle şeyler olabiliyor. Bazen yağmurdan nefret etsek de ıslanmayı göze almamız gerekiyor. Son bir kez sarılabilmek için şemsiyenin yarı çapı x 2 mesafesinden kurtulabilmek şart çünkü bu hayatta. Zırhlarımızdan kurtulduğumuz o günde sırılsıklam ıslanıcaz. Ne yazık ki İdris gibi ıslanmayı sevmeyen bünyeler şemsiyelerini her geçen yağmur biraz daha büyüterek gidip gelicekler iş-okul-kurs ve evleri arasında.
Neyse ki çoğu zaman şemsiyeler sırf kaybolmak için vardır…
Ahmet Kaya
Sensiz geçmiyor bu günler biliyor musun?
Yüreğine beni, beni soruyor musun?
Öyle yalnız, yalnız kaldım biliyor musun?
Türküler söyledim sana duyuyor musun?
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun,
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun.
Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen.
Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen.
Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen.
Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen.
Yusuf Hayaloğlu
Anton Pavlovic Cehov
Dünyadaki her salak insanı tek tek öldürmek gibi naçizane planlarım var. Bu gibi planları yaparken başıma işler geliyor ve bu hayat oluyor tabi. Veya tanrıyla konuştum ve planlarıma güldü gibi aslında plan yapmanın bir işe yaramadığını belirten gereksiz sözcükler kurarak aslında hiçbir edebi yönü olmayan bu yazımın giriş paragrafında siz sevgili okuyucularımın ilgisini çekmeye çalışabilirim… Tabi ki ben yapmam böyle bir şey.
Kendime zeki olup olmadığımı sordum. Evet yaptım bunu ve aklıma anılar gelmeye başladı. Küçüktüm. Ne kadar küçük olduğumu hatırlamadığım dönemlerdi ama İzmir’de sokakta zağar gibi dolaşıp, top oynayıp, dizlerimi kanattığım günlerdi…
Oyun oynarken susamıştım ve 5. kattaki eve çıkmam gerekiyordu. Aşağıdan zile basmıştım ama annem atmamıştı suyu. O zamanlar pet şişe olmayabilir emin değilim. Yani sonuç olarak yukarı çıkmam gerekiyordu.
Cilli gibi Mikasa topumu aşağıda bırakıp apartmanın kapısından içeri adımımı attığımda her şey çok yolunda gidiyordu. Birinci katı geçtim ve ikinci kattaki çocuğun Bianchi marka bisikletinin selesindeki kumaş gibi cafcaflı şeysini çıkarıp apartman camından aşağı attım. Daha sonra bu kumaş gibi cafcaflı şey(bu yazıda adına HÖNÖ diyorum) yüzünden hayatımın ilk entrikasını çevirmiş olacağım hiç aklıma gelmezdi.
Üçüncü kattaki Mesut adlı komşunun kapısının önünden geçerken yine Tarkan aklıma gelmişti. “Gel gündüzle gece olalım gel gökyüzünden yıldız olalım. Seninle mutlu yarınlara koşalım. Gel beraber -mesut- olalım.” dizelerinin bizim 3. kattaki komşu Mesut için yazıldığına dair kuvvetli bir inanca sahiptim…
4. kattan geçerken durdum ve trabzanların arasından en alt kata tükürmeye çalıştım. İlki trabzana takılsa da ikincisinde en aşağıya kadar yanlara çarptırmadan tükürebilmiştim.
Ve 4. katla 5. kat arasında onu gördüm. Mahallenin orospu kedisi “Boncuk”. İzninizle size biraz Boncuk’tan bahsetmek isterim. Boncuk kap kara bir kedidir. Neden isminin Boncuk olduğunu hala çözebilmiş değilim. Mahallenin orospusu olmasının nedeni ise nerdeyse 2 ayda bir doğuruyordu bu kedi. Hem de başka başka adamlardı hep üzerindeki. Neyse çıktı karşıma orospu Boncuk. Çakıldım kaldım yerimde. Tam tamına 11 basamak vardı eve ama ben Boncuk yüzünden çıkamıyordum. Korkuyordum anasını sattığımın kedisinden.
Ben o gün o basamakları çıkamadım. Yaklaşık yarım saat sonra annem geldi de kovdu orospu Boncuk’u. Suyu içtim ve tekrar aşağı indim. Neyse ki ortalıklarda yoktu Boncuk. Cilli gibi Mikasa’mı alıp diktim çook yukarılardan geçen elektrik tellerini vurabilcekmiyim diye… Vurdum da. Dizim yine kanadı… Zaten sonra cilli gibi olan Mikasa topumu da açılmış bi çukura düşürdüm ondan sonra da çocuk olmadım zaten.
Neyse sonra düşündüm; çevremdeki insanlar beni genel olarak zeki olarak nitelendiriyorlardı. Hadi genel demeyelim şimdi çoğunlukla diyelim de haksızlık etmiyeyim kendime. Çok da takılmamak lazım anılara, sonuçta ne kadar gerizekalı da olsanız bir süre sonra kedilerden daha büyük olduğunuzu öğrenirsİniz. En salak olan bile çatal kullanabilir ve yazı yazabilir. Tıpkı sizin gibi…
